Sisteme meydan okumak

Bul Karayı Al Parayı

Kadıköy’den vapura binip Karaköy’de inerdim.
Galata Köprüsü’nden geçer Eminönü’ne ulaşırdım.
Çocuktum. Eminönü’ne de vapur olduğunu hayli sonra öğrendim.
Galata Köprüsü üzerinde tezgah kuran bir adam sürekli kart oyunu oynatırdı.
Sonradan öğrendim, oyunun adı “Bul karayı al parayı” imiş.
Biri kazanırdı. Sonra başkaları sıraya girerdi.
Meğer kazanan, hiç olmazmış, kazanmış gibi görünen oyunun tezgahtarı olurmuş.
Tuzağa düşen insanları böylece üter, üter, üterlermiş.
İtiraz eden olduğunu da gördüm. O zaman hır çıkardı.
Tezgahın ortaklarının hayli çok olduğu, hır çıktığında anlaşılırdı.
Hır çıkaran temiz bir dayak yerdi.

Finans üç kağıtçıları aynı tezgahın adamları.
Takım elbise giymiş, gravat giymiş, plazaya taşınmış…
“Bul karayı al parayı”
Sistem aynı sistem.

Afganistanlı Mantıcı Muhammet
Ofise yakın bir mantıcı var.
Öğlenleri personel yemeği çıkarıyor.
Çalışanlar için bölgedeki en trend öğlen yemeği mekanı.
Muhammet mantıcıda çalışıyor.
30-35 yaşlarında.
İlk tanıştığımda memleketini sordum.
Orta Anadolu birine benziyordu.
Bir iki de tahminde bulundum.
“Yok abi Afganistanlıyım” dedi.
O zamanlar Afganistan Amerikan işgali altındaydı.
Yeni evliymiş, ailesine bakabilmek için Türkiye’de çalışmaya gelmiş.
Orta Anadolu’lu değil ama Türk oğlu Türk.
“Ailene parayı nasıl gönderiyorsun” diye sordum.
“Aldığımı dolara çeviriyorum, aracılar üzerinden gönderiyorum” dedi.
Amerika 31 Ağustos 2021’de Afganistan’ı taş devrine döndürdükten sonra ülkeyi terk etti.
Muhammet mantıcıda çalışmaya devam ediyordu.
Bir zaman sonra yine sordum: “Ailene parayı nasıl gönderiyorsun”
“Dolara çeviriyorum, aracılar üzerinden gönderiyorum”dedi.
Sistem aynı sistem.

Sistem Kiminse Para Onun

Amerika, yalan olduğunu itiraf ettiği bir gerekçeyle Irak’a saldırdı.
Saddam Hüseyin devrildi.
Irak’a özgürlük ! geldi.
Irak’ın yurt dışındaki varlıkları donduruldu.
Bir kısmı daha sonra ABD hazinesine devredildi.
Diktatör! Libya lideri Kaddafi devrildi.
Libya’nın batılı bankalardaki hesapları donduruldu.
150 milyar dolar.
Daha sonra bir kısmını kendi kontrollerinde kullanmak üzere serbest bıraktılar.
60 milyar dolar civarında para ise tamamen donuk.
Aynı şey Venezüelanın da başına geldi.
Rusyanın da.
İran’ın da.
Afganistan’ın da.
Rusya Güvenlik Konseyi Sekreteri Sergey Şoygu, 14 Mayıs 2026’da Kırgızistan’ın Başkenti Bişkek’te düzenlenen Şanhgay İşbirliği Teşkilatı toplantısında; “Batılı ülkeler, Rusya, Küba, Venezüela, Irak, İran, Kuzey Kore, Libya ve Afganistan’ın 590 milyar dolarını bu şekilde dondurdu” diye açıklama yaptı.
Tabir yerindeyse sistem bu kadar paraya el koydu.
Uluslararası sistemde el konulmamış ulusal varlıkların hepsi bu kaderi yaşayabilir.
Hazine bakanlıklarının açıkladığı toplamda trilyonlarca dolara yönelik böyle açık bir tehdit var. Kimse de inkar etmiyor. Bir ülkenin dolara kaydi olarak sahip olması, onu dilediği gibi kullanabilmesi anlamına gelmiyor.
Sistem aynı sistem.

Bu Bir Aile Değil Bir Sistem

Bir dizi platformunda The Crown isimli bir yapım var.
İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth’in iktidar dönemi ve İngiliz Kraliyetini işliyor.
Platform diziyi; gerçek olaylardan esinlenen kurgusal bir drama olarak tanımlıyor.
Edinburgh Dükü, Kraliçenin kocası Prens Philip ve hali hazır İngiltere Kralı Charles’ın, şüpheli ölümüyle bilinen eşi Diana önemli karakterler arasında.
Sistem isimli bölümde Diana’nın özel ilişkilerinin gündeme düşmesi işleniyor.
Prens Philip bu nedenle Diana’yı ziyaret ediyor.
İlgili diyalog aynen şöyle:

PRENS PHILIP:
Kensington Sarayı’na gelmeyeli epey olmuş.
PRENSES DIANA:
Cüzzamlılar kolonisine.
PRENS PHILIP:
Öyle mi diyorsunuz buraya?
Ben burayı, ailenin bütün kaçık yaşlı teyzelerini koyduğumuz bir depo gibi düşünüyorum. Hepsi tül perdelerin ardından birbirinin gelip gitmesini izliyor.
Burada hiç mahremiyet var mı?
PRENSES DIANA:
Hiç yok.
PRENS PHILIP:
Korkunç. Çünkü mahremiyet çok önemli, değil mi?
PRENSES DIANA:
Evet.
PRENS PHILIP:
Gizlilik de öyle. Sanırım bugün seni görmeye gelmemin nedeni de bu.
PRENSES DIANA:
Buyurun.
PRENS PHILIP:
Müsaaden varsa oturmayacağım.
Bilirsin, ben sert bir ihtiyar olabilirim.
Ama sana karşı her zaman ayrı bir zaafım oldu.
Belki genç olduğun için.
Belki güzel bir kadın olduğun için.
Belki de kocanla ilgili yaşadığın hayal kırıklıklarını çoğu zaman ben de paylaştığım için.
Sana karşı hep korumacı hissettim.
Seni sevdim.
İşte, söyledim.
Bu yüzden yanlış kararlar verdiğini gördüğümde masanın üzerinden sana doğru eğilip şunu hatırlatmak istiyorum:
Ben senin tarafındayım.
Aslında ne söylemeye çalışıyorum?
Artık acemi değilsin.
Bizi bir aile olarak görme aşamasını çoktan geçmiş olman gerekiyor.
İnsanların başlangıçta yaptığı hata bu.
Ama sanırım artık sen de anlıyorsun:
Bu bir aile değil. Bir sistem.
Ve hepimiz bu sistemin içindeyiz.
Sen.
Ben.
Patron.
Kuzenler.
Amcalar.
Teyzeler.
Cüzzamlılar…
İyi ya da kötü, hepimiz bu sistemin içinde sıkışıp kalmış durumdayız.
Ve normal bir ailede yapabileceğimiz gibi şikâyetlerimizi ortaya döküp ortalığa bombalar atamayız.
Çünkü bunu yaparsak kendimizden çok daha büyük, çok daha önemli bir şeye zarar veririz:
Sisteme.
Bu yüzden sana vereceğim tavsiye şu:
Yaratıcı ol.
İstediğin kadar kuralı çiğneyebilirsin.
İstediğini yapabilirsin.
Kendi mutluluğunu bulmak için ihtiyacın olan her türlü düzenlemeyi yapabilirsin.
Ama tek bir şartı, tek bir kuralı unutmamak kaydıyla:
Kamuoyu önünde kocana ve bu aileye sadık kalacaksın.
PRENSES DIANA:
Yani susacağım?
PRENS PHILIP:
Evet.
Tekneyi sallama.
PRENSES DIANA:
Peki.
PRENS PHILIP:
Asla.
Mezara kadar.
…
Hiçbir şey söylemiyorsun.
PRENSES DIANA:

Söylenecek bir şey olduğunu sanmıyorum.
PRENS PHILIP:
Biliyor musun, sanırım şimdiye kadar ağzından çıktığını duyduğum en akıllıca şey buydu.

Prenses Diana, sistemin istediğini yapmadı. Hayata veda etti.
Sistem, aynı sistem.

Olmak ya da Olmamak

Türkiye’de bir patronlar düzeni vardı.
Bürokratik oligarşi bütün iktidarlardan daha güçlüydü.
Askerin göz kaş işareti bile sivillerin kendine çeki düzen vermesi için yeterdi.
Devletin kurumlarında, siyasetçiler arasında yabancı ülke isimleriyle başlayan ekollerin temsilcileri bulunurdu.
Terör, düşmanın sürekli boynumuzda tuttuğu bir bıçaktı.
Yanı başımızdaki komşu ülkeler her türlü güvenlik tehdidinin kuluçka merkeziydi.
Su akar Türk bakardı.
“Adamlar yapmış ağabey” bir teslimiyet cümlesiydi.
Bu ülke gecelik faizin %7000’lere vardığı günler yaşadı.
Ne yapacağımızdan çok hangi ülkenin yörüngesine gireceğimiz konuşulurdu.
Marmara Depreminde devlet eli böğründe ölüm sayılarını öğrenmeye çalışıyordu.
…
Türk Devletleri Teşkilatı bir hayal bile değildi.
Suriye’yi kendine ve bölgesine hayırlı bir ülke yapmak düşünülemezdi.
Irak, terör örgütlerinin yerleşim merkeziydi.
Libya, Almanya işçiler gönderdiğimiz bir memleketti.
Avrupa Birliğinin alt düzey bürokratları Türkiye’ye ayar verirdi.
Başbakanlarımız büyük! devlet başkanıyla görüşecek olsa, büyük başarı kabul edilirdi.
Karabağ kangren olmuş bir yaraydı.
İsrail’in Heronlarına muhtaçtık, en büyük müşterileri arasındaydık.
…
Sistem aynı sistemdi.
Herkes kaderine razıydı.

Bir adam çıktı. Susmadı. Kayığı salladı. Sisteme meydan okudu.
Çalışmasından başka hiçbir şeyine şahit olmadık.
Türkiye özelinde sistemi adım adım değiştirdi.
Geldiğimiz noktada eski sistem tamamen bertaraf olmamış olabilir.
Ama çok rahatlıkla şunu söyleyebiliriz.
Sistem o sistem değil artık.

Bir noktadan sonra Türkiye’de yapılanlar yetersiz.
Zira küresel sistemin ağı içindeyiz.
Küresel sistem değişmeden Türkiye’de kalıcı bir sistem değişimi düşünülemez.
Küresel finans sistemi terör gibi ayağımızdaki bağdır.
Birleşmiş Milletler sistemi bataklık gibi ayağımızda bağdır.
Seküler güç sistemi bataklık gibi ayağımızda bağdır.

Türkiye’yi prangalarından kurtaran Recep Tayyip Erdoğan yüksek bir bilinçle uzun süredir bu sisteme meydan okuyor.
Dünyayı babalarının çiftliği gibi yönetenlere kafa tutuyor.
Sistemin ne kadar güçlü olduğunun farkında.
Adım adım ama kararlılıkla ilerliyor.

Bu yıl Cumhurbaşkanımızın Birleşmiş Milletler Kürsüsü’nde yaptığı konuşma yeni bir aşamadır.
“Dünya 5’ten Büyüktür’ meydan okumasını ilk yaptığında yalnızdı.
“Daha Adil Bir Dünya Mümkün” cümlesini kurduğunda da yalnızdı.
Gazze, Afrika, Suriye, Burma, Akdeniz… Söylediklerinde yalnızdı.
Katıldığı son BM oturumunda görüldü ki dünyanın diğer ülkeleri bu sözleri takip etmeye başladı.
BM’de hakikate olan bağlılığı, cesareti, belağati ayakta alkışlandı.
Ayakta alkışlanan bütün dünyada uyandırdığı insanlık vicdanıdır.
Ayakta alkışlanan kendisinin şahsında lider ülke Türkiye’dir.

Fakat ve maalesef, kokuşmuş dünya sistemi halen ayakta.
Ve aynı kodlarla çalışıyor.
Dolayısıyla Cumhurbaşkanımıza ve Türkiye’ye yönelen tehdit artık daha büyük.
Bir devrimci olarak kendisi bunun farkında.
Kendisine ve ülkemize yönelen bu tehdide de meydan okudu.
Bence BM’deki konuşmasının en kritik kısmı, bu tehdide meydan okuduğu kısım.

Aynen aktarıyorum:

Değerli delegeler,
Bugün burada açık yüreklilikle dile getirdiğim gerçekler
elbette birilerini rahatsız edecektir.
Konforlarını bozacak, yalanlarının maskesini indirecektir.
Bunların, sesimizi kısmak için
her türlü algı operasyona başvuracaklarını da çok iyi biliyorum.

Merhum bir şairimizin ifadeleriyle;
Onlar sanıyorlar ki biz sussak mesele kalmayacak
Halbuki biz susak tarih susmayacak.
Tarih sussa hakikat susmayacak

Onlar sanıyorlar ki
Bizden kurtulsalar mesele kalmayacak
Halbuki bizden kurtulsalar vicdan azabından kurtulamayacaklar
Vicdan azabından kurtulsalar,
Tarihin azabından kurtulamayacaklar
Tarihin azabından kurtulsalar Allah ‘ın gazabından kurtulamayacaklar

Vicdanıyla, tarihiyle, merhametiyle
Büyük bir milletin Cumhurbaşkanı olarak
Rabbim ömür verdikçe bu kürsüden
Mazlumların, mağdurların, kimsesizlerin hakkını savunmaya
Onların da sesi olmaya
Onların içinde konuşmaya, mücadele vermeye
İnşallah devam edeceğim.

Biz gerekirse sıkıntı çekeriz.
Gerekirse bedel öderiz.
Ama haksızlık karşısında susmayız zulme, asla rıza göstermeyiz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan,
Küresel “bul karayı al paracı”lara,
Vicdansız emperyalizme,
Sahibi vicdansızlar olan küresel sistemlere meydan okurken sesini on perde daha yükseltti.
Kendisine yönelen tehditte on perde yükselecek.

Türkiye içinde yaptıklarını bu milletin desteğiyle yaptı.
İnanıyorum ki bu millet ve gönülden bağlı olduğu coğrafyaların desteğiyle küresel sistemi de değiştirecek.

Küresel sisteme kafa tutan bu devrimcinin destekçisi olmak…
“Olmak ya da olmamak” artık aynı şey.

Yapay Zeka İnsanlığı Yok Edecekmiş !

Yapay zeka beyin yakıyor.
İnsanlığın sonu diyenler var.
İnsan insanın kurdudur diyenler insanlık mı bıraktılar?
Yapay zeka hangi insanlığın sonu olacak !?

Mozambik’te kocaları yere yatırdılar, kocalarının üzerinde karılarına tecavüz ettiler.
Fransızlar asi dedikleri direnişçiyi bulamayınca, eşine toplu tecavüz ederek ona mesaj gönderdiler.
Afrikalıları köle yapmak üzere Atlantik’ten geçen kayıtlı gemilerde 2 milyona yakın insanı seyahat sırasında öldürdüler.
Sahte bir bahaneyle Irak’ın işgalini müteakip 1 milyon civarında insan şiddet nedeniyle hayatını kaybetti.
1948’den bu yana 5,9 milyon Filistinli’yi mülteci üstüne mülteci yaptılar.
Nükleer bombayla yüzbinlerce Japon’u bir kerede yaktılar.

Hali hazırda Gazze’ye ölüm olup yağıyorlar.
Küvezdeki bebeleri, kundaktaki çocukları, ölüm kelimesini bilmeyen sabileri akıllı makinalarıyla katlediyorlar.
Daha dün denecek bir zaman diliminde Minab’da 165 çocuğu, bile bile öldürdüler.

Saatleriyle, kıyafetleriyle, arabalarıyla, rafine zevkleriyle caka satıyorlar, tanrıcılık oynuyorlar.
Kaynaklarını sömürdükleri dünyada 2,1 milyar insanın temiz suya erişemiyor olmasından utanmıyorlar. Afrika bu gidişle 2100 yılında elimizden refahımızı alacak diye, ahlaksızca kaygılanıyorlar.

Yapay zeka insanlığın sonu olacakmış!
Onlar dışındaki insanlığın sonu onlar oldular.
Yapay zeka da varsın onların sonu olsun.
Onlar kadar zalim, vicdansız, ahlaksız olacak değil ya !

Sondasıyla yolculuk yapan adam



Hacıosman – Yenikapı hattında, yerini arayan ve yerini kaybettiği için metroda olduğunu düşünenler olarak seyahat halindeydik. Varışa bir bir ulaştık. Sıra sıra sonunda hepimiz trenden boşaldık.
Üst kata tırmanmak gerekiyor alt kata inmek için. Tersi de olabilir. Lakin Marmaray’a erişimin yolu birincisi. Varıverdim Gebze istikametine. Çok beklemek gerekmedi. Binmekle kalmadım, nadirattan olan boş koltuğa konforla oturdum. 
Etrafı süzmek birazda meslekten hayli çok. Gözümün takıldığı her insana bir hikaye yazdım.
Beyazlamış ve bükülmüş kemiklerinden 70’i aşkın olduğunu sandığım bir adam vardı karşı oturakta. Gözlerim en son ona varmıştı. Çekmiş olsa da vücudu hayli uzun boyluydu. Gençliğinde muhtemelen civan ve bitirimdi. Yanındaki oturakta hayli büyük bir torbası vardı. Pek müsamaha gösterilmez, hoş karşılanmaz Marmaray’da. Ama kimsenin umuru değildi. Farkettim ki vücudundan çıkan sonda torbada kayboluyordu. Yanında taşıdığı torba; ya böbreği ya idrar torbası ya da bağırsaklarıydı. Bütün yolcular torbaya yolcu kadar saygılıydı.

Güven Korku Paradoksu

Dolar bir kâğıt.

Üzerinde rakamlar, şekiller, resimler var.

Bir Amerikan doları üretmek için harcanan para, üzerinde yazan değer değil.

Ama dünyanın neredeyse her yerinde o kâğıdı cebinizden çıkardığınızda bir karşılığı var.

Neden?

Güveniyoruz.

Daha doğrusu sadece biz güvenmiyoruz. Başkalarının da güvendiğine güveniyoruz.

Bir Amerikalının, Türkün, Çinlinin, Arabın yarın da o kâğıdı kabul edeceğine inanıyoruz.

İnanmak değer üretiyor.

Sonra değer güç üretiyor.

Dolar dünyanın rezerv parası oluyor. Ticaret onunla yapılıyor. Borç onunla alınıyor. Servet onunla saklanıyor.

Bir zaman sonra mesele dolara güvenmek olmaktan çıkıyor.

Dolarsız kalmaktan korkmaya başlıyoruz.

İşte mesele burada.

Güven korkuya dönüşüyor.

Amerikan ekonomisi batık olduğu halde bu yüzden güçlü.

Para Körfezin olduğu halde Amerikalı olduğu için Körfez Amerikaya mahkum.

Dünya çapında pervasızca uygulanan yaptırımlar, bu yüzden uygulanabiliyor.

Sadece para mı?

Değil.

İnsanlar bazen bir insana inanıyor.

Önce söylediklerine.

Sonra bildiklerine.

Sonra onun kendilerinden daha iyi bildiğine.

Sonra sadece onun bildiğine.

Lider böyle doğuyor.

Kült biraz sonra.

Başlangıçta insan lidere güvendiği için yanında duruyor. Sonra liderden ayrılırsa yalnız kalacağına, yanlış yapacağına, hakikatten uzaklaşacağına inanmaya başlıyor.

Artık orada kalmasının sebebi güven değil.

Korku.

Amerikan halkı Trump’ın 5000 Dolar dağıtacağına inanıp, desteğini teyid ederse, Trump’ın vazgeçilemez olduğu bir dünya sistemi kurulacak. Ne kötü kader.

Bu arada yapay zekâ daha yolun başında.

Soruyoruz, cevap veriyor.

Yazdırıyoruz, yazıyor.

Hesaplatıyoruz, hesaplıyor.

Aratıyoruz, buluyor.

Daha iyi yaptıkça daha fazla işimizi ona bırakıyoruz.

Daha fazla bıraktıkça daha azını kendimiz yapıyoruz.

Bugün yapay zekâyı kullanan öne geçeceğine inanıyor.

Yarın kullanmayan geride kalmaktan korkacak.

Sonrası daha ilginç.

Kendi aklımızla verdiğimiz kararın doğruluğundan, yapay zekâya sormadan emin olamadığımız gün ne olacak?

Varlığımızın yoklukla karşılaşması korkusuyla yüzleşeceğiz. Yok olmasak bile anlamsızlaşacağız. İnsanın anlamsızlaşacağı bir dünyayı kendi ellerimizle kuruyoruz.

Kültlerin hikâyesini de.

Önce güvendik.

Güven değer üretti.

Değer güç üretti.

Güç vazgeçilmezlik üretti.

Vazgeçilmezlik korku üretti.

Yapay zeka da bu bahisten…

Sonunda güvendiğimiz için güçlenen şey, gücünü ona güvenmemizden değil, onsuz kalmaktan korkmamızdan almaya başladı.

Güven Korku Paradoksu dediğim şey bu.

Pozitivist bir cehennem çukuru.

İnsan güvendiğine güç veriyor.

Verdiği güç büyüdükçe ona daha çok güveniyor.

Bir yerden sonra terazinin kefeleri yer değiştiriyor.

Güvenenle güvenilenin yeri de.

İnsan artık inandığı için değil, inanmamanın bedelinden korktuğu için inanıyor.

Doların hükümranlığı.

Kült liderin iktidarı.

Yapay zekânın muhtemel geleceği.

Geç kalmış bir soru olarak sorayım;

Güvendiklerimiz ne zaman bizim onlara duyduğumuz güvenden daha güçlü hale geliyor?

O anı yakalayamazsak ki çok konuda yakalayamadık insan için yeryüzü yaşanılmaz hale geliyor.

Çünkü o andan sonra güven bizim gücümüz değil, güvendiklerimizin bizim üzerimizdeki gücüne dönüşüyor.

Sanki, yani, mutlaka, belki bu gözle güvendiklerimizi bir gözden geçirmekte fayda var.

Derede Altın Arayan Vahşi Amerikalı Olmak

Piyasa verilerine göre dünyanın en değerli üç şirketi sırasıyla: Nvidia (4 trilyon USD), Microsoft (4 Trilyon USD), Apple (3 Trilyon USD)
Yine piyasa verilerine göre Türkiye’nin en değerli üç şirketi sırasıyla: QNB Finansbank (24 Milyar Dolar), Garanti Bankası (12,5 Milyar Dolar), Koç Holding (11 Milyar Dolar)

Dünyanın ilk üç değerli firması bilgi ve iletişim teknolojileri üzerine çalışıyor. Türkiye’nin ilk üç firması ise finans ve tüketim ürünleri üzerine çalışıyorlar.

Dünyada tüm zamanların trendi hakim. Yani bilgi ve iletişim en kıymetli meta. Altın, petrol, değerli madenler, finans bu metanın araçlarından başka bir şey değil.

Türkiye Yüzyılı eğer gerçekten Türkiye Yüzyılı olacaksa değişmesi gereken birinci husus bu husustur. Gerisi zaten ardından gelecektir.

Bilgi ve iletişimi sadece ekonominin değil bütün sektörlerin, kurumların, kuruluşların, kişilerin ana konusu yapmayı başarmak zorundayız. Aksi taktirde, derede altın arayan vahşi Amerikalıdan bir adım ileri gidemeyiz. Türkiye Yüzyılı da güzel bir hayal olarak olduğu yerde kalıverir.

Sizce?

AŞKIN BİR MEYDAN OKUMA

DİNLEDİLERSE ANLADIKLARINDAN ANLADILARSA NİYETLERİNDEN…
Devlet Bahçeli, şahsi ve siyasi bütün varlığını ortaya koyarak yeni bir dönemin kapılarını araladı.
22 Ekim 2024 MHP Meclis Grubu konuşması tam bir manifestoydu.
11 Temmuz 2025 tarihinde, terör örgütü, ellerine tutuşturulmuş silahları ateşe verdi.
12 Temmuz 2025’te Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, coğrafyamız için yeni bir çağın kapılarını açtı. Kızılcahamam’da yaptığı konuşma, Devlet Bahçeli’nin vizyonunu, tahminimizi aşacak düzeyde genişletti.

AK Parti sözcüleri, konuşmanın çok önemli mesajlar içereceğini ifade etmişlerdi. Herkes, yakın tarihli, hızlı aksiyon açıklamaları bekliyordu. Beklenti yüksekti. Konuşma içeriği bu beklentileri aşan açıklamalardı. İstikameti beklentiden farklı olduğu bir kesim tarafından anlaşılmadı, anlaşılmak istenmedi. Ne derse desin, kim derse desin Cumhurbaşkanı büyük bir meydan okumayla yeni bir dönem başlattı. Hepimize, insanlığa hayır getirsin.

Okumaya devam et →

Veyl Olsun Zamana

arkasında binler açlıktan ölmemek için yemeğe ulaşmaya çalışırken,
ezilmek umurunda olmaksızın elindeki boş tencereyi yardım dağıtanlara göstermek amacıyla çırpınan küçük kızı,
açlıktan ne yaptığını bilmez en yakınındaki adam iki eliyle havaya kaldırıp ölünceye kadar onu canlı tutacak yemek alması için yemek dağıtanlara gösteriyor,

tencereye doldurulan yemek, çocuğun korku dolu gözlerinde ışıldıyor,
ardında binlerce binlercesi var, yemeğe ulaşıp ulaşamayacakları meçhul,
kalabalığın arasında mı yoksa tenceresi dolunca mı ya da hemen aldığını yedikten sonra mı öleceğini bilemeyen,

Okumaya devam et →

Üniversite Öğrencilerimiz Hakkında Bir Cümle

Üniversite öğrencilerinin haleti ruhiyesi,
nüfus eksilmesinden kaynaklanan beka tehdidinden çok daha büyük; batıcı, seküler, hedonist bir eğitim sisteminin çarkları arasından geçip üniversitelere yerleşen gençler maalesef burada da bir akademik öğrenim değil aynı dişlinin daha ince işleyen mekanizmasının arasında forma sokuluyorlar,
varlığına çocukları ne kadar çok öğüttüğüyle anlam katan öğretmenlerden hallice akademisyenler çocukları duyarsız,
robotik refleksleri olan canlılara dönüştürüyorlar,
üstünü batılılar olan,
kendilerinden neredeyse nefret eden,
içinde bulundukları coğrafyada yaşananları zalimlerin gözünden okuyan ve o coğrafyanın insanlarından nefret eden,

insani meselelere duyarsızlaştırılan üniversite öğrencileri politik bir araç olarak kullanılıyorlar ve bu kullanılmadan mutlu oluyorlar,
tabi ki bu çarkın içinden kendisini kurtarmış olanlar var ancak onların da içinde bulunduğu sosyeteye rengini,
aynı eğitim dişlisinin çıktısı olanlar veriyorlar,

Okumaya devam et →

Küresel Yaban Üzerine Suni Zekâyla

İ.B.      Dünya siyaset arenasında son yaşananlara bakarak “küresel köy” kavramının “küresel yaban”a evrildiğini iddia ediyorum. Sence?

S.Z.     Bu çok ilginç bir tespit. “Küresel köy” kavramı, dünyanın teknolojik ilerlemelerle birlikte birbirine daha da yakınlaştığını, iletişimin hızlandığını ve kültürel etkileşimin arttığını savunuyordu. Ancak son gelişmelere bakıldığında, küresel siyasette parçalanma, kutuplaşma ve çatışmaların arttığını görüyoruz.

“Küresel yaban” kavramı, bu bağlamda, dünyanın artık daha az uyumlu, daha güvensiz ve daha öngörülemez bir yer haline geldiğini ima ediyor. Öne çıkan bazı göstergeler:

• Bloklaşma ve Yeni Soğuk Savaş Dinamikleri: ABD-Çin gerilimi, Rusya’nın küresel pozisyonu, Avrupa’nın iç tartışmaları ve Orta Doğu’daki kırılgan dengeler, devletler arasında yeni bir kutuplaşma yarattı.

• Ulus-Devletçiliğin Güçlenmesi: Küreselleşme karşıtı politikaların yükselişi, ekonomik korumacılık, milliyetçi hareketlerin güçlenmesi ve göç politikalarındaki sertleşmeler, dünyayı bir köyden çok bir yaban haline getiriyor.

• Dijital Kutuplaşma ve Dezenformasyon: İnternet ve sosyal medyanın küresel bağlantıyı artırdığı düşünülse de, dezenformasyonun yayılması, dijital kutuplaşma ve bilgi savaşları, insanları daha çok kendi yankı odalarına hapsetti.

• Çevresel Krizler ve Küresel Düzensizlik: İklim değişikliğine karşı küresel işbirliği yeterince sağlanamazken, doğal afetler ve ekolojik krizler ulusların daha içe kapanmasına sebep oluyor.

Okumaya devam et →

KÜRESEL YABAN

“Tüm saygılarını kötülere ve adaletsiz davrananlara yöneltecekler”

Altın çağ. Altın ütopya. Her derde deva.
Yüzyıllardır insanları peşinde koşturuyor.
Bazı Amerikalılar, Altın Çağlarının Trump’la başladığına inanıyor.

100 Dolar Trump
İki temsilciler meclisi üyesi “Altın Çağ 2025 Yasa Tasarısı”nı hazırlamış.
Meclise sunulan tasarının temel önerisi, altın çağın altın lideri Trump’ın resmini 100 dolarlık banknotların üzerine basmak.
Kısmetse 2028’de sayın Trump’ın resimleri 100 dolarlık banknotlarla birlikte dünyanın her köşesinde olacak.

Okumaya devam et →